Röportaj

                                                   BÜLENT ŞENOCAK RÖPORTAJI                                        

 

 

image (6)

(05.04.2014 – SWISSOTEL ANKARA – SAAT:13:00)

Kitap Ağacı : Sizi tanıyabilir miyiz?

Bülent Şenocak : Ben 1954 yılında İzmir’de, beş çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. İlkokuldan sonra, Saint Joseph Fransız Koleji’ne gittim. Liseyi ise muhtelif okullarda okudum. Fakat sonunda İzmir Fatih Koleji’nden mezun oldum; hem de Almanca bölümünden. 1978 yılında İ.Ü. İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra aile şirketi olan Klimasan’da göreve başladım. 1979 yılında, karım Selda ile evlendim. 1982 yılında kızımız Sezgi dünyaya geldi. 1994 yılında kendi işimi kurmak için Klimasan’dan ayrıldım. Şirketteki en son görevim Yönetim Kurulu üyeliği ve Genel Müdür Yardımcılığı idi. O tarihten beri yabancı şirketlerin Türkiye Temsilciliğini yapıyorum. 2008 yılında Şenocak Yayıncılık şirketini kurdum. Fakat başarılı olamadım. 2013 yılı sonuna kadar 80 kitap yayınladıktan sonra şirketin faaliyetini durdurdum. Şu anda kendimi yazmaya ve geç de olsa spora vermiş durumdayım.

K.A.: Yazın yaşamınıza ne zaman başladınız?

B.Ş. : Ben neredeyse yirmi beş yıldır yazıyorum. Yazmak deyince hemen kitap gelmesin aklınıza. Bazı gazetelerde kısa süreli köşe yazarlığı yaptım. Bazı makaleler yazdım. Yazarlık anlamında ise, ilk olarak 2001 yılında başladım diyebilirim.

K.A. : Seçim yapmanız gerekse yazarlığı mı, mesleğinizi mi tercih edersiniz? Neden?

B.Ş.: Yazarlık bana göre tuzu kuru insanın işi. Yazarlıktan para kazanmak, geçinmek neredeyse imkânsız. Birkaç şöhretli yazara özenip, para kazanmayı beklemek bence hayal. Ben açıkça söylemek gerekirse, ikisini aynı anda yapmayı tercih ederim.

K.A. : Romanınızdaki en sevdiğiniz karakter kim? Neden?

B.Ş. : En sevdiğim karakter aslında Stefana. Aşkı için yollara düşüyor. Düşü yollarda kırılıyor. Fakat kitabı Tahsin Bey üzerine kurduğum düşünülürse Tahsin Bey’i sevilen karakterler arasına katmak gerekir.

K.A.: Kitap yazarken nasıl bir ortam olmasını tercih edersiniz?

B.Ş. : Gecenin sessizliği, başka bir şey istemem. Gece yazarken çok çok verimli sonuç alıyorum.

K.A. : Yeni bir kitap için fikrin oluşması ile kitabın ortaya çıkması arasında nasıl bir süreçten geçiyorsunuz?

B.Ş. : Kitaplarımın hepsi farklı araştırmalar sonucunda ortaya çıktı. Konuyu belirledikten sonra, o konu ile ilgili kaynak araştırması yapıyorum. Sonra yazmaya başlıyorum. Tabii yazarken yeni yeni kaynak ihtiyacı oluyor.

K.A. : Romanlarınızdaki hikayeyi nasıl oluşturuyorsunuz? Önce bütün hikayeyi kafanızda oluşturuyor, bazı noktaları belirleyip sonra mı başlıyorsunuz yazmaya? Yoksa sadece yazmaya başlayıp devamını mı getiriyorsunuz?

B.Ş. : Tabii başta bir kurgu yapıyorsunuz ama yazarken roman sizi başka kurgulara doğru sürüklüyor.

K.A. : Yeni kitap projeniz var mı? Hangi türde olacak?

B.Ş. : Var. Yine tarihi bir roman… 1840 yılında Şam’da geçiyor.

K.A. : Kitap yazma isteği olan arkadaşlarımız için önerileriniz nelerdir?

B.Ş. : Yılmadan, sabırla çalışsınlar.

K.A.: En büyük hayaliniz nedir?

B.Ş. : Yazar olarak çok büyük bir hayalim yok. Ancak, romanım şu anda İngilizceye çevrildi. Yabancı bir yayınevi tarafından basılması beni çok mutlu eder.

K.A.: Muhakkak okunmalı dediğiniz yazar ve kitaplar hangileridir?

B.Ş. : Ben Irwin Yalom’u çok severim. Onun Spinoza Problemi ve Bugünü Yaşama Arzusu (Shopenhauer Tedavisi) kitaplarını ve Jose Saramago’nun İsa’ya göre İncil kitabını tavsiye ederim. En son okuduğum Mine Kırıkkanat’ın Bir Hıristiyan Masalı kitabına da bayıldım.

K.A. : Kişinin bir tarzı olmalı mı yoksa her türden kitap okunmalı mı?

B.Ş. : Ben başkalarının ne okuması gerektiğine karışamam ama ben her türden kitap okumuyorum. Fantastik edebiyat, polisiye romanları benim tarzım değil. Tarihi, psikolojik, din ve felsefe üzerine kitaplar daha çok hoşuma gidiyor.

K.A. : En çok sevdiğiniz kitabınız hangisi?

B.Ş. : Elbette “Düş yollarda Kırıldı”

K.A. : Keşke şu soruyu da sorsalar diye düşündüğünüz soru nedir?

B.Ş. : Hiç aklıma gelmedi doğrusu.

K.A. : Kitapağacı hakkında neler düşünüyorsunuz?

B.Ş. : Güzel bir grup. Beni ağırladığınız için size teşekkür ederim.

 

Röportajı gerçekleştiren Sibel Yargıç Bakan arkadaşımıza çok teşekkür ederiz.

 

                                                   DENİZ İRFAN RÖPORTAJI

HLL_4870xHLL_4804xHLL_4804x

(08.03.2014 – THE BURGER STATION – SAAT: 13:00)

Kitap Ağacı: Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Deniz İrfan: Dört kardeşimin ardından, ailenin en küçüğü olarak 1967’de doğdum. Çocukluğum; bilgisayarları, tabletleri, akıllı telefonları bir kenara bırakın, televizyonun bile olmadığı bir döneme rastladı. Yaşıtlarımla birlikte arabaların çok nadir olarak geçtiği Ankara sokaklarında oynamanın keyfini sürdük. Okullar tatil olunca, başka bir zaman dilimine yolculuk yapar,  ailece İç Anadolu’nun derinlerinde elektrikle henüz tanışmamış küçük köyümüze giderdik. Öğrencilik yıllarım boyunca lisanslı olarak spor yaptım. 1990 yılında ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği’nden mezun oldum. Bir süre çalıştıktan sonra askerlik görevimi yaptım. Evlendim. İki oğlumuz oldu.

Kitap Ağacı: Yazın yaşamınıza ne zaman başladınız?

Deniz İrfan: Fen sınıfında bir lise öğrencisi olarak, edebiyatı bizlere sevdiren hocamıza minnettarım. Ama o ilk kıvılcımın bir yangına dönüşmesi yıllar aldı. Bir eser ortaya çıkarmak için yazmaya ise 40 yaşımdan sonra başladım.

Kitap Ağacı: Seçim yapmanız gerekse yazarlığı mı mesleğinizi mi tercih ederdiniz? Neden?

Deniz İrfan: Mühendisliği çok seviyorum. Yıllar içinde kendimi farklı alanlarda geliştirmeye çalıştım, işletmede yüksek lisans derecesi aldım. Sporu çok seven birisi olarak, iş yaşamında da iyi bir takım olabilmek, zorlukları aşıp birlikte başarıya uzanabilmek çok keyifli. Bu açıdan bakıldığında yaptığım işi seviyorum.

Bununla birlikte, uzak diyarlara uzanan bir cümleye başlamak, sonunu nasıl getireceğimi pek de düşünmeden ama beyaz sayfanın üzerinde ardı ardına eklenen sözcükleri az da olsa endişeyle izlemek, sayfalar dolusu emeği okuyucuya emanet ederek beğenisine sunmak, kimi zaman övgüler kimi zamansa memnuniyetsiz yorumlarla karşılaşmak; insanları, olayları ve duyguları yazmak bambaşka bir heyecan.

Bir gün mesleğime veda etme zamanı gelebilir ama aklım ve gücüm yettiğince yazmaya devam etmek istiyorum.

Kitap Ağacı: İki kitabınızda da Ortadoğu izleri var. Neden?

Deniz İrfan: Farklı kültürlerin hâkim olduğu ülkelerde, yörelerde yaşadım. Sağlam temeller üzerinde yıllardır süren arkadaşlıklarım oldu. Birbirine benzemeyen görünümlerin ardındaki duyguların ne denli benzer olduğunu keşfettim. Hatıralarımda yer bulan bunca şehri ve insanları düşündüğümde, yaşadığımız bu toprakların beni kendine daha fazla çektiğini itiraf etmeliyim. Belki de bu nedenle yazmaya buradan başladım, yakın çevreden. Anlattığım hikâyelerde farklı kıtalara uzanan boyutlar da var. Yine de her iki romanda, Ortadoğu ve yöre insanına has öğeler öne çıkıyor.

Kitap Ağacı: Kitaplarınızda siz var mısınız veya günlük yaşamınızdan karakterler var mı?

Deniz İrfan: Gerek Buğday Kokusu’nun, gerekse de Yedi Sekiz’in ana karakterlerinde yakınımdan insanları görüyorum. Yaşarken anlattığı hikâyeleriyle, hayatımızın anlamını derinleştiren babamdan kalan kırıntıları Cafer Dede ve Halid karakterlerinde görebiliyorum. Kitaplardaki karakterlerin her biri adeta benim yakınım. Okuyucu tarafından sevilse de sevilmese de. Şu ana kadar kendimi yazmadım. Yazmayacağım. Ama yazarken, ortaya çıkan karakterler ile bütünleştiğimi ve onlar olabildiğimi düşünüyorum.

Kitap Ağacı: Kendi romanlarınızdaki en sevdiğiniz karakter kim? Neden?

Deniz İrfan: Jason karakteri benim içimde çok özel bir yere sahip. Onun başına gelenlerin benzerini yaşayan bir Amerikalı arkadaşım vardı. Sıska birer çocuktuk. Neredeyse hiç ayrılmaz, birlikte vakit geçirirdik. Elbette bir de Elif var. Onun hayatın akışına uyum sağlama becerisi beni etkilemişti.

Kitap Ağacı: Kitap yazarken nasıl bir ortam olmasını tercih edersiniz?

Deniz İrfan: Evde, tatilde, bir otel odasında ve hatta uzun uçak yolculuklarında yazabilirim. Bu sırada müzik dinlemeyi tercih ediyorum. Tam anlamıyla müzik dinlemek sayılmaz aslında. İlk dakikalarından sonra duymuyor, tümüyle kitabın içine gömülüp kayboluyorum. Duyduğum sesler kitaptan yükselenler oluyor. 

Kitap Ağacı: Yeni bir kitap için fikrin oluşmasıyla kitabın ortaya çıkması arasında nasıl bir süreçten geçiyorsunuz?

Deniz İrfan: Yayınlanan her iki kitabımda ve şu anda üzerinde çalıştığım üçüncüsünde yazmaya başlamadan önce tüm hikâyeyi, ayrıntılarını, karakterlerini zihnimde kurguluyorum. Hikâyenin oluşması sırasında yerler, olaylar ve insanlar ile ilgili detaya inebildiğim kadar araştırma yapıyorum. Bir yandan romanın temel kurgusu üzerinde çalışırken, bir yandan da romanda geçen ve araştırmaya ihtiyaç duyduğum konuları belirliyorum. Hikâye olgunlaştığında, taslak üzerinde ana bölümleri şekillendiriyorum. Bölümlerin içeriğini belirten notlar yazıyorum. Gerekli yardımcı bilgilerin yer aldığı ikinci bir dosya oluşturuyorum. Ardından detaylı olarak bölümleri yazmaya başlıyorum. Romanın ilk taslağının tamamlanmasıyla birlikte okunması, düzeltmelerin yapılması aşaması tamamlanıyor. Ardından roman kâğıt ve mürekkeple hayat buluyor.

Kitap Ağacı: Romanlarınızdaki hikâyeyi nasıl oluşturuyorsunuz? Önce bütün hikayeyi kafanızda oluşturuyor, bazı noktaları belirleyip sonra mı başlıyorsunuz yazmaya? Yoksa sadece yazmaya başlayıp devamını mı getiriyorsunuz?

Deniz İrfan: Karşılaştığım veya zihnimde canlanan herhangi bir şey hikâyenin şekillenmeye başlaması için yeterli. Giderek hikâye daha da genişliyor ve derinleşiyor. Tümünü kitaba yansıtmayacak olsam da zihnimde çok geniş bir kümede yer eden kurgunun detayları üzerinde çalışıyorum. Karakterlerin, belki de yazmayacağım olaylar karşısındaki tepkilerini tasavvur etmeye ve onları daha iyi tanımaya çalışıyorum. Buna zaman harcamayı tercih ediyorum. Bu sebeple ilk aşamada, yazacaklarımdan daha fazlası zihnimde oluşuyor. Daha sonra bu hikâyeler bütününden ne kadarını seçip yazacağıma karar veriyorum.

Kitap Ağacı: Yeni kitap projeniz var mı? Üçüncü kitapta da kendimizi bir Ortadoğu ülkesinde mi bulacağız?

Deniz İrfan: Yeni roman üzerinde yaklaşık bir yıldır çalışıyorum. Bu hikâyede, ilk ikisinde olduğu gibi farklı ülkelerde geçecek gibi görünüyor. Ama bu sefer, Ortadoğu’dan biraz uzaklara doğru uzanacağız.

Kitap Ağacı: Kitap yazma isteği olan arkadaşlarımız için önerileriniz nelerdir?

Deniz İrfan: Bence bir romanı ortaya koymayı amaçlayarak yazmaya başlamak, içinde zorlukları barındıran bir yolculuğa çıkmaya benziyor. Varacağınız hedef kadar, yolculuğun neler öğrettiği de çok önemli. Eğer sadece romanın tamamlanmasına odaklanırlarsa, yolculukta olabileceği gibi sürekli karşıdaki hedefe kilitlenmiş ve etraftaki güzellikleri görmeden geçip gitmiş olurlar. Bu nedenle, yazma isteğini asıl besleyecek ve ateşin zamanla daha da büyümesini sağlayacak çalışmaları ihmal etmesinler. Özellikle, karakterlerin her birinin kıymetini bilerek ve iyi tanımaya çalışarak onlarla zaman geçirsinler. Kurguyu sayısız alternatif içinden seçtiklerini unutmasınlar. Her zaman daha da şaşırtıcı güzellikte ve derinlikte kurguya ulaşabilecekleri konusunda kendilerine güvensinler.

Kitap Ağacı: Kitap Ağacı hakkında neler düşünüyorsunuz?

Deniz İrfan: Kimi zaman aile bireylerini bile aynı sofranın etrafında toplamanın zor olduğunu gözlemlediğimiz bir dönemde, böyle büyük bir aileyi bir arada tutmak ve onların heyecanını sürekli kılabilmek büyük bir başarı. Kitap Ağacı bu başarının da ötesine geçmiş gözüküyor. Emeği geçenlere ve varlığıyla katkı sağlayanları tebrik ediyorum. Lütfedip beni aralarına kabul eden Kitap Ağacı Ankara’ya da ayrıca teşekkür ediyorum. Önümüzdeki dönemde Kitap Ağacı’nın diğer illerdeki organizasyonlarına da katılmak isterim. Bu ailenin bir ferdi olmak çok güzel.

 

Röportajı gerçekleştiren Pınar Berberoğlu Çelebi arkadaşımıza çok teşekkür ederiz.

                                          OZANSER UĞURLU RÖPORTAJI

image (3)image (4)

(01.02.2014 – S’LO CAFE LOCANDA – SAAT:10:00)

KİTAP AĞACI: Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

OZANSER UĞURLU: 1975 yılında Turhal’da doğdum. ODTÜ Psikoloji bölümünü bitirdim. Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktoramı tamamladım. Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi ve Çankaya Üniversitesi Psikoloji Bölümlerinde öğretim üyeliği yaptım. Gençlerbirliği, Manisaspor ve Türkiye Futbol Federasyonu’nda Psikolog olarak çalıştım. Radikal gazetesinde yayınlanan ilk yazılarımın ardından çeşitli dergilerde, Sabah ve Star gazetelerinde köşe yazıları yazdım, okur sorularını yanıtladım. Radyo Odtü’de ve TRT Ankara Radyosu’nda programlar yaptım. Hayata meydan okumak isteyen; tutku, anlam ve doyumla yoğurulmuş bir hayat için bireylere yol göstermek amacıyla Mutluluk Enstitüsü’nü kurdum. Halen İNDA Çözüm Odaklı Danışmanlık ve Eğitim Merkezin’de bireylere ve kurumlara performans danışmanlığı yapmaktayım.

K.A. : Yazın yaşamınıza ne zaman başladınız?

O.U. : İlkokul yıllarımda öğretmenimin verdiği ödevler belki de ilk ürünlerimdi, çünkü o zamanlardan başlayarak yazı yazmayı hep önemsedim, ancak tam anlamıyla oturup yazmaya başladığım yıllar lise yıllarıma denk gelir, sonra üniversite yıllarımda hız kazanan yazın hayatım makalelerimin gazetelerde yayınlanması ve kitaplarımın basılmasıyla birlikte iyice hız kazanmış durumda.

K.A. :  En büyük hayaliniz?

O.U. : En büyük hayalim yazmak ve anlatmaktı. Bugün hem yazıyor hem de anlatıyorum, anlayacağınız en büyük hayalime ulaşmış durumdayım, ancak hayat hayal kurmadan ilerlemez, o nedenle bundan sonrasında fikirlerimi ve üretimlerimi daha büyük kitlelere aktarabilmeyi hayal ediyor ve bu hayalimi gerçekleştirmek için çalışıyorum.

K.A. : Muhakkak okunmalı dediğiniz yazar ve kitaplar hangileridir?

O.U. : Benim okumalarımı zenginleştiren pek çok yazar ve kitap var, çocukluğumda annemin ve babamın kütüphanesinden beslenmiştim, sonra halk kütüphanelerine dadandım ve kendi paramı kazanır kazanmaz bol bol kitap satın aldım ve almaya devam ediyorum, hayatıma temas eden çok sayıda kitap ve birkaç spesifik yazar var, ancak her zaman şuna inandım, benim okuyun mutlaka diyeceğim bir kitap ya da yazar bir başkasına aynı yerden aynı şekilde dokunmayabilir, bu anlamda sorunuza bir yanıt vermeyi doğru bulmuyorum…

K.A. :  Seçim yapmak durumunda kalsanız yazarlığı mı yoksa mesleğinizi mi seçerdiniz? Neden?

O.U. : Yazmak benim için bir tutku, psikolog olarak yaptığım iş de aynı zamanda benim için bir tutku, ikisinden birini seçmek durumunda kalsaydım bir yolunu bulur ikisini de yapabileceğim bir ortam yaratırdım, diğer bir deyişle, benim için ikisinden birini bırakmak mümkün değil, buna izin vermem.

K.A. : Kadınları anlaşılamadıkları için şeytan ve hayatta kaybeden olarak nitelendirmenizin nedeni nedir?

O.U. : Bu nitelendirmeyi ben yapmıyorum, kadınların anlaşılmaz olduklarını düşünenler yapıyor, bu benim bir analizim, kadınların şeytan ve hayatta kaybeden olarak algılanmalarının sebebi anlaşılmaz olarak kabul edilmeleri… 

K.A. :  Bir yayınınızda aşkın büyülü ve geçici yanlarına yoğunlaşmaktansa gerçek bir ilişki üzerine çaba sarf etmekten yana olduğunuzu söylediniz bunu biraz açabilir misiniz?

O.U. : İlişki emek isteyen bir olgu, aşk ise kendiliğinden kucağınıza düşen bir uyarılmışlık hali ve aşkın heyecanı geçici çünkü biyolojik temellere sahip ve bir gün tükeniyor, o yüzden ilişkiye odaklanmak ve ilişkiyi ileriye taşımak adına çaba gerekiyor, tamam aşk çok güzel bir tecrübe ancak tek başına aşk yeterli bir çıkış noktası değil…

K.A. : Aşklarımızı nasıl yaşamalıyız?

O.U. : Herkes kendi bildiği şekilde yaşamalı, ancak aşk kültürünün ürettiği klişelere takılmak aşkı sıradanlaştıran bir şey o nedenle aşk yaşıyoruz diye sıradan ve klişe temalara takılanlar çok da aşk yaşıyoruz dememeli kanımca, çünkü aşka insanı sınırlara götüren bir deneyim ve bu deneyimin tecrübesi herkes için özel olacaktır…

K.A. : Bütün erkekler aynı videonuzda; cinsiyetimizi değil de insani yönlerimizi ön plana çıkararak yaşayacağımız bir hayatın hepimizi özgürleştireceğinden bahsettiniz lakin kadınlar adlı kitabınızda; neredeyse her sayfasında cinsiyet ayrımından bahsediliyor. Ataerkil aile yapısından geldiğimiz düşünülürse istesek de istemesek de hayatımız cinsiyet ayrımı üzerine kurulu değil mi?

O.U. : Kadınlar kitabımın teması cinsiyet ayrımına dikkat çekmek üzerine kuruluydu, o nedenle kitabın cinsiyet ayrımından bahsetmesi çok doğal, insani yönlerimizi ön plana çıkartarak yaşamak için gereken çaba içinde yaşadığımız kültürün sürekli törpülediği bir şey ancak istedikten sonra en azından küçük de olsa adımlar atarak bir erkek ya da kadın gibi değil bir insan gibi yaşamanın mümkün olduğuna inanıyorum….

 K.A. : Çocuklarımızı doğuran ve en çok emek veren  kişilerin kadınlar olduğunu düşünürsek; hayattaki cinsel ayrımı aslında kadınlar çocuklarını yetiştirirken mı yapıyor? Bu konuda kadın kadının düşmanıdır diyebilir miyiz?

O.U. : Kadınların içinde yaşadıkları kültürün, ata erkil yapının ve cinsiyet ayrımcılığının kurbanları olduğu düşünüldüğünde kurbanı suçlamak yerine, bu sistemin devamlılığını sağlayan toplamsal işleyişi mekanizmalarını ve bu mekanizmaların devamlılığını sağlayan erkekleri suçlamanın daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünüyorum.

K.A. : Çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz?

O.U. : Kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduklarını çünkü insan olmanın insanca yaşamanın önemli olduğunu onlara öğreterek.. 

K.A. : Bir Zamanlar Her Şey Mümkündü adlı kitabınızda karakterlerden birisi de siz misiniz?

O.U. : Hayır.

K.A. : Siz edebiyatın neresinde yer alıyorsunuz?

O.U. : Benim roman yazarken çıkış noktam zamanın karşısında durabilecek metinler oluşturmaya dayanıyor, diğer bir deyişle, romanlarımda mekan ya da zaman kurgusuna yer vermemeye böylece dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda yaşanabilecek insan ilişkilerini, insanlar arası etkileşimleri anlatmaya çalışıyorum, böylece metinlerimin yer ve zamandan bağımsız kalarak zamanın karşısında direnebilmelerini istiyorum. 

K.A. : Yeni kitap projeniz var mı?

O.U. : Yazmak benim için bir yaşam şekli, dolayısıyla sürekli üretiyorum, ancak yazmak her zaman yazdıklarınızın basılacağı anlamına gelmiyor, kimi zaman sadece kendim için yazarım, şu sıralar üzerinde çalıştığım birkaç projem var, bunların gelecekte basılıp basılmayacaklarını bilmiyorum ama ben yazıyorum, hiç durmadan yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum….

K.A. :  Son olarak Kitap Ağacı hakkında neler düşünüyorsunuz?

O.U. : İnsanların tutkuları etrafında bir araya gelmeleri çok hoş ve güzel bir şey, insanların yaşama anlam ve değer katmak için böyle organizasyonlar etrafında bir araya gelmeleri takdir edilesi bir hareket, umarım gün geçtikçe büyür ve ülkemizin ihtiyacı olan kültürel gelişim için bir sivil toplum örgütüne dönüşebilir, çünkü toplum olarak kitapları seven, okuyan ve insanları okumaya teşvik eden organizasyonlara ihtiyacımız var…

Röportajı gerçekleştiren Kitap Ağacı Ankara Ekibi’nden Ebru Unutmaz’a çok teşekkür ederiz. 

Ozanser UĞURLU’ya yazarlık ve kitapları hakkında sorular sorduk. Kendisi bizi kırmayıp, sorularımızı cevaplandırdığı için Kitap Ağacı adına teşekkür ederim.

Ebru UNUTMAZ

Kitap Ağacı Görsel & Ankara Şehir Sorumlusu

                                                         AHMET ÜMİT RÖPORTAJI

1506109_1434787376754432_1101514098_o

(11.01.2014 – METRO KİTABEVİ – SAAT:18:30)

KİTAP AĞACI: Polisiye yazarken nasıl bir yol izliyorsunuz? Nasıl bir plan yapıyorsunuz? Katilden mi yoksa avcı veya avdan mı başlıyorsunuz?

AHMET ÜMİT: Niye hiç birinden başlamıyorum. Konudan başlıyorum. Mesela, somut konuşalım İstanbul Hatırasını yazacakken şehir ilgimi çekiyor, şehirden başlıyorum. Bu şehrin 2700 yıllık tarihini nasıl yazarım? Çok zor, 2700 yıllık bir roman…  O zaman diyorum ki, ne var bu şehirde özellik? Yedi tepe var, yedi özelliği önemli. Diyorum ki o zaman yediden yola çıkayım; ve yediden yola çıkıyorum. Romanı böyle kurguluyorum. Sonra diyorum ki, buraya özel başka karakterler koymayayım zaten mal kalın olacak bilinen karakterler olsun diyorum. O zaman kimi seçiyorum, Başkomiser Nevzat ve ekibini seçiyorum. Bu kadar basit yani.

K.A. : Polisiye, Türk edebiyatında neden üvey evlat muamelesi görüyor? Kötü yazarlar mı, kötü okuyucular mı ?

A.Ü. : Aslında, polisiye sadece Türk edebiyatında değil dünya edebiyatında da bu muameleyi görüyor. İstersen kötü yazarlar ve kötü okuyucular demeyelim de nesnel koşullar diyelim. Çünkü, roman, biz romanı nereden aldık batıdan aldık. Türklerin edebiyatı destandır masaldır. Şiiri de İran’dan aldık. Batıda da polisiye roman yıllarca küçümsendi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra polisiye romanın itibarı iade edildi. Bizde çok daha geç oldu ve yazarlarımızı küçümsediler. Kemal Tahir’de, Peyami Safa’da takma isimlerle yazdılar. Aslında, polisiye roman yazılması hemen yazıldı, çok çabuk yazıldı. Ahmet Mithat Efendi, Esrar-ı Cinayeti yazdı. İtalya’da ve Almanya’da henüz polisiye roman yazılmamıştı. Bizimkiler yazdılar. Ama sonra küçümsendi. Biraz nesnel koşullar olabilir. Yani Türk halkı böyle polisiyeye meraklı, kafa yoracak işlere meraklı bir halk değil. Biraz doğu düşüncesi doğru.  Bununla ilgili diyelim yoksa kötü okur değil… Bence okur her zaman sever, iyi metin verirseniz okur sever.

K.A. : Peki, Beyoğlu ile bu kadar yakın bağınız nedir?

A.Ü. : Dükkan orada, ofis orada. Orada yazıyoruz.

K.A. : Sürekli Beyoğlu’nu anlatıyorsunuz sokaklarını insanlarını…

A.Ü. : Sürekli  anlatmıyorum. 23 tane kitap var. Bir tane Beyoğlu Rapsodisi var, bir tane de Beyoğlu’nun En Güzel Abisi var. Allah aşkına Patasana, Beyoğlu’nu mu anlatıyor? Bab-ı Esrar, Beyoğlu’nu mu anlatıyor? Bir Ses Böler Geceyi, Beyoğlu’nu mu anlatıyor? Rica ederim lütfen ya… İki tane kitap yazdım Beyoğlu’nu anlatan. Herkes diyor Beyoğlu’nu anlatıyorsun. Ne alakası var… Çok seviyorum Beyoğlu’nu, daha da yazacağım.

K.A. : Biz de çok seviyoruz Beyoğlu’nu.

A.Ü. : Sen niye seviyorsun Beyoğlu’nu?

K.A. : Tarihini seviyorum, kokusunu seviyorum.

A.Ü. : Ne tarihi!! Gidiyorsun güzel kadınlar, kızlar var; onun için seviyorsun. Ne için? Onun için seviyorsun işte… (gülüşmeler)

K.A. : Peki, Nevzat Komiser’den hiç bıktınız mı? Mesela Agatha Christie Poirot’tan, Sir Arthur Conan Doyle Sherlock Holmes’ten  bıkmış.

A.Ü. : Bıktım tabi. Bıktım işte, bu romanımda baya kavga ettik. Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’nde…(gülüşmeler)

Ya şaka bir yana, Nevzat bizim dört romanımızda var. On bir roman var, on bir romanın dördünde var ve her romanda kullanmıyorum. Fakat, zaman zaman özellikle böyle Beyoğlu Rapsodisi gibi bir konuyu anlatacaksam o ekibe ihtiyaç duyuyorum. O ekibi de çok seviyor insanlar, o ekibi göreve çağırıyorum. Ekip göreve geliyor. Ama, mesela bundan sonraki romanda Başkomiser Nevzat yok, bir savcı kadın var kadın kahramanımız. Kadın savcı…

K.A. : Sürgün mü yedi hocam?

A.Ü. : Yok biraz dinleniyor, dinleniyor. (gülüşmeler)

K.A. : Sizin gibi güler yüzlü, keyifli, neşeli bir insan neden katilleri, cinayetleri yazıyor?

A.Ü. : Ee akşamları adam öldürüyorum, o duygumu tatmin ediyorum. Gündüzleri de neşeli bir şekilde…

K.A. : Niye şiir değil de, polisiye ağırlıklı yazmaya karar verdiniz?

A.Ü. : Abi, hayat çok sıkıcı çok. Hayat acayip sıkıcı. Yani şimdi sen kaç yaşındasın?

K.A. : 37

A.Ü. : 37 yaşındasın, bak ben 53 yaşındayım. Aşk; süper aşklar maşklar hepsini yaşadım. Maceranın Allah’ını yaşadık. Kavga, dövüş, gerilim… herşeyi yaşadık. Bir süre sonra bitiyor, tamam mı? Bitiyor… Öğrenmek en güzeli, çok sıkılıyorum. Şimdi yeniden bir aşk yaşayamazsın. Satranç gibi, beş hamle sonrasını biliyorum, bitecek. Şimdi yalan, kadına şiir yazıyorsun falan yalan yani ben biliyorum, o da bitecek. (gülüşmeler)

Eğlenmek için, vakit geçirmek için polisiye metinler üretiyoruz ki, eğlenceli olsun diye. Eğlenceli oluyor yani…

K.A. : Peki, öykü ile başladınız yazma hayatınıza. İlk kitabınız şiir, ondan sonra neden polisiyeye döndünüz?

A.Ü. : Aslında, ben polisiye bir hayat sürdüğüm için… Şimdi, yazarın üslubunu belirleyen şey, kişisel tarihidir. Kafka okudunuz mu?

K.A. : Toplu olarak okumadık ama, bireysel olarak okuduk.

A.Ü. : Kitap Ağacı sınıfta kaldı. Yaşar Kemal okudunuz mu?

K.A. : Okuduk.

A.Ü. : Yaşar Ağbi’nin romanlarına bakarsanız, yaşam dolu sevinç dolu. Niye? Çukurova, gökyüzünde kocaman bir güneş, bir tane çubuğu dik, bahara ağaç açar. Yaşar’ın üslubu Yaşar’ın değil yazarın (Dil sürçmesi ve karşılıklı gülüşmeler ) üslubunu belirleyen şey, kişisel tarihidir. Yaşar’ın üslubunu da belirleyen, kişisel tarihidir. Nasıl yaşarsanız, öyle… Ben şimdi polisiye bir hayat sürdüğüm için polisiye çıktı. Adrenalin gibi.

K.A. : Devrimcilikten gelen….

A.Ü. : Heyecan güzel bir şey ama….

K.A. : Cinayetleri neden çok yüzeysel geçiyorsunuz?

A.Ü. : Ee ne yapayım, ayrıntı mı anlatayım? Grange gibi mi yapayım? Kalbini çıkartıp, yediriyor. Bunu mu yapayım? Yani, böyle bir şey olur mu? Hayır yapmam.

K.A. : Özendirici mi oluyor sizce?

A.Ü. : Ya güzel değil ki bu. Bir vahşeti anlatmak… Ben kaldıramam. Vahşeti niye anlatayım, adama işkenceyi neden anlatayım? Psikopatlık ya, yapamam ben.

Ben psikopatım ama, o kadar değil.

Yapmak başka ama, anlatmak güzel mi? Yazarken yaşıyorsun sen onu, yaşamadan yazamasın ki. O sırada bıçağın kanını hissediyorsun.

K.A. : Yani yaşamadınız mı?

A.Ü. : Yaşamadım tabi. Kimseyi niye öldüreyim ya? Yazar adam, kimseyi öldürür mü?

K.A. : Ahmet Altan çok güzel bir şey söyledi, Son Oyun kitabında. Dediler “bunları yaşadınız mı?”. “Gerçekten yaşasam da size söyler miyim sizce?” dedi.

A.Ü. : Her yazar başka. Bana ne, Ahmet Altan kendi biliyor. Benim de başka bir tarzım var, Ahmet Altan’ın başka bir tarzı var. O, kendi açısından haklı; ben kendi açımdan haklıyım. Her yazar bir birine benzemez ki! Elma mı bunlar?

K.A. : Yani hiç yazmayacaksınız bu tarz bir şeyler?

A.Ü. : Vahşet mi? Yazmayacağım, özür dilerim J Onu sen yaz abi, ben yazmam. Vahşet, ne işim olur? Yazdım Patasana’da, herifin kafasını kesip, kucağına verdik. Daha ne vahşet olsun, daha ne istiyorsun?

K.A. : Bir de, son bir şey daha, İzmir’de konuşmuşsunuz, aşk ile ilgili. Arkadaşımız videoya çekmiş ama, aşk nedir diye. İzmir’de Kitap Ağacı’ndaki arkadaşlar çekmiş, biz on saniyesini izleyebildik onun.

A.Ü. : Aşk, imkansızı ümit etmektir. Yani, bir hayalin peşi sıra koşmaktır. Bir insana yapılacak en büyük haksızlıktır aşk.

Latife’yi seviyorsun. Latife hem güzel olacak, hem akıllı olacak, hem erdemli olacak… Olur mu ya? Yazık, Latife’ye de yazık.

Ya da Murat. Oğlan hem yakışıklı, hem iyi iş biliyor, hem para kazanıyor, hem nazik, hem 24 kratlık bilmem ne, yok kahraman. Var mı böyle bir şey ? Yazık ya…

Sonra,  “aaa umduğum gibi çıkmadı.” Eeee, çıkar mı? Çıkmaz tabi. Öyle değil ki, senin hayalin o.

İşte, aşk bu. Yalan….

Röportajı gerçekleştiren Kitap Ağacı İstanbul’a çok teşekkür ederiz. Bu röportajı izlemek için tıklayınız. 

                                        HAKAN GÜNDAY RÖPORTAJI

roportaj

İlk Röportaj Konuğumuz Hakan Günday Oldu

23 yaşında Kinyas ve Kayra ile roman hayatına başlıyor. Kinyas ve Kayra’yı 2,5 ayda yazmış Hakan GÜNDAY…

KİTAP AĞACI: En çok hangi yazarları okuyorsunuz?

HAKAN GÜNDAY: Şule Gürbüz’ün bütün kitapları, Nevzat Çelik’in şiirleri

K.A. : Kimlerden etkileniyorsunuz?

H.G. : Louis Ferdinands Celine’nin Gecenin Sonuna Yolculuk kitabı en çok etkilendiklerimden. İki dünya arasındaki savaşta en iyi kitapların çıktığını düşünüyorum.

K.A. : Kişinin bir tarzı olmalı mı? Yoksa her türden kitap okunmalı mı?

H.G. : Okuma yolculuklarındaki ilk kitap yönlendirir sizi. Okuduğunuz kitaptaki bahsedilen ya da adı geçen bir yazar adı merak uyandırıp sizi başka bir tarzı okumaya yönlendirebilir. Amaç öğrenmek…

K.A. : Kitaplarınızdaki karakterler ve hikayeler çok orijinal. Karakterlerinizi nasıl oluşturuyorsunuz?

H.G. : Kafamda merak ettiğim bir soru oluşur. O soruya yönelik karakterler ortaya çıkar. Sorunun cevabını ararken ihtiyaç duyulan karakterler ortaya çıkar.

K.A. : Kinyas ve Kayra’da bir sahne vardı. O sahneyi yaşasa Hakan GÜNDAY ikiye ayrılan yoldan karanlık olanı mı, aydınlık lanı mı seçerdi?

H.G. : Hakan’ın kendisi kitapta vardır. Seçtiği yol da kitapta vardır.

K.A. : Bir kitap için ilk düşüncelerin şekillenmesinden yayınlanmasına kadar ki süreç nasıl gelişiyor?

H.G. : 8 ay boyunca hiçbir şey yapmayıp kendimi soyutluyorum her şeyden. Başlayınca 3 ayda bitiriyorum. Sevdiklerimle gidip vedalaşmam en fazla 3 ay sürüyor. Sadece Ziyan kitabını en uzun sürede yazdım. 6 ayda bitti.

K.A. : Kitaplarınızdaki karakterler ağır bir argo kullanıyorlar, özellikle Malafa’da.

H.G. : Kitaba göre değişiyor. Malafa’da kapalı bir dünya anlatılıyor. Kendi dili vardır (Mesleki dil). O dilde hikaye anlatılsın okunsun istedim. Yayın şirketi kitabın sonuna bir sözlük eklemek istedi ancak kitabın o dilde okunup anlaşılmasını istediğim için bunu tercih etmedim. Bisiklete binmek gibi bir anda anlamaya başlıyorsun.

K.A. : Piç kitabındaki üniversite öğrencilerinin içerisinde siz de var mıydınız?

H.G. : Elbette vardım. O kitaptaki karakterler bir saatin çarkları gibi. Kendini o çarkın en küçük parçası olarak düşün. Sen durduğun zaman bütün çarklar duruyor. Piç’te de bu durulmama konu alındı.

K.A. : Romanlarınızdaki hikayeyi nasıl oluşturuyorsunuz? Önce bütün hikayeyi kafanızda oluşturuyor, bazı noktaları belirleyip sonra mı başlıyorsunuz yazmaya? Yoksa sadece yazmaya başlayıp devamını mı getiriyorsunuz?

H.G. : Adını biliyorum kitabın. O kelimeyle ilgili yazıyorum. İnsanlarla tartışmak istediğim bir soru oluyor kafamda. Mesela; insanın kaçkata kaçı kendisidir, kaçta kaçı toplumdur? Bu soru hakkında hikaye kurmaya çalışıyorum. Bir nevi o soruya hizmet ediyorum…

K.A. : Malafa kitabının yazım aşamasında nasıl bir araştırma yaptınız? Bu kadar işin içine nasıl girdiniz?

H.G. : 1,5 sene ben de tezgahtarlık yaptığım için olayın içine kendimi bu kadar kolay adapte ettim.

K.A. : En sevdiğiniz kitabınız hangisi? Bir röportajınızda “Az” kitabınızı daha çok sevdiğinizi dile getirmiştiniz. Bu fikriniz hala geçerli mi?

H.G. : O dönemde yeni yazdığım için öyle düşünüyordum. Ancak şimdi geriye dönüp baktığımda kitaplarım arasından bir seçim yapamıyorum. Daha tarafsız bakıyorum. Hatalarımı görüyorum.ancak geriye dönüp hatalarımı düzeltmektense  yeni bir kitap yazmayı tercih ederim.

K.A. : Okurken etkilendiğiniz yabancı yazarlar kimlerdir?

H.G. : Jack LONDON – Martin Eden

Hermann HESSE – Bozkır Kurdu

Jules VERNE’in bütün kitaplarından etkilendim.

K.A. : Oğuz ATAY sizi hayatınızın hangi dönemlerinde etkiledi?

H.G. : Dönem olarak sınırlandırmak doğru olmaz. Ancak okuduğum her dönemde kitabın içinden bir elin çıkıp yakama yapışıp beni kitabın içine çekmesiyle kitabı birebir yaşayarak yoğun etkilendim. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar benim için en anlamlı kitaplarıdır Oğuz ATAY’ın.

“Sizi siz yapan dinlediğiniz bir müzik, okuduğunuz bir kitap, izlediğiniz bir filmdir. Bunların hepsi hayatınızda bir filtre oluşturur” sözleriyle Kitap Ağacı olarak röportajımızı tamamladık…

Son olarak Hakan GÜNDAY’ın Kitap Ağacı ile ilgili yorumlarını şöyle özetleyebiliriz; “Kitap Ağacı hem okuyan hem de okutan bir grup olarak çok güzel bir iş yapıyor. İnsanları okumaya teşvik etmek, okuduklarını tartışabilmek, bakış açılarını genişletebilmek çok önemli… Bunları yapmaya çalıştığı için Kitap Ağacı’nı kutluyorum”

Röportajı gerçekleştiren arkadaşımız Arzu‘ya ayrıca teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s